6
4. DİL-DAVRANIŞ İLİŞKİSİ
İnsa­noğlu dünyaya gelirken konuşma yeteneği ile doğar. An­cak hangi dili konuşacağını içine doğduğu çevre tayin eder. Başka bir söyleyişle çocuk, içine doğduğu kültürün dilini öğrenir. Böylece, kendi kültürünün değerlerine ve kavramlarına uygun dav­ranışlar geliştirir. Bir dil öğrenmek, yeni davranışlar kazanmak demektir.
Çocuklara nesneleri nasıl öğretirsek, onlar da bu nesnelere  karşı o şekilde vaziyet alırlar. Örneğin, fareden korkan annesini gö­ren kız, fa­reye karşı korkulacak bir nesne imiş gibi tepki gösterir.
Argo dili kullanan çevrelerde davranışların kaba olduğu ko­layca görülür. Bu durum, kelime ve kavramlar istikametinde bir va­ziyet alışını ve davranışların dile olan yönlenişini belirler. Başka bir söyleyişle kabalık, konuşulan dille ilgilidir. [1]
Kullandığımız kelimeler, bir taraftan iç dünyamızı yan­sıtırken öte yandan davranışlarımızı belirler. Öfkelenmeye başlayan bir kim­senin ses tonunun gittikçe sertleşmesi gibi. Genel olarak, kelimele­rin anlamına uygun davranışlar gösteririz. Ya da dav­ranışlarımızı ve düşüncelerimizi yansıtacak kelimeler kullanırız.
Birisi ile konuşurken konuya göre gülmek, yüzümüzü asmak, üzülmek, ağlamak, heyecanlanmak gibi tepkiler gösteririz.
Dil, davranışlara yön verme bakımından emir, rica ve açık­lama ile karşıdaki kimsenin harekete geçmesini sağlar. Emir verme durumunda olan kimse,  karşısındakinin elinden tutup bir işi yaptıracağı yerde, bir emir sözüyle bu işi yapmasını sağlar. Aynı şekilde emri alan ise emri aldığı kimsenin, kendisinin elinden tutup o işi yaptır­masını beklemeden, emir yönünde harekete geçer.
Turhan (1970: s. 84)’a göre,  insa­nın kullandığı kelimeler, onun hakiki dün­yasının bir kısmını teşkil eder. Kelimeler kendi başlarına varlık gösteriyorlarmış gibi anlaşılır. Bunun için de onlara doğru­dan doğruya reaksiyonda bulunulur. Kuv­vetli bir gürültü duy­duğumuz za­man der­hâl gürül­tüye reaksiyonda bulunur; gürül­tü­den, onun başka bir şeyin 'alâmeti' ol­duğu için değil, bizzat sesin kendi­sinden korkar ve ür­ke­riz. Kelimelere de aynı şekilde inti­bak ede­riz. Bir kelime veya cümle işittiği­miz za­man, ona hakiki dünyadaki her­hangi bir objeye olduğu gibi doğrudan doğruya ve derhâl reaksi­yonda bulunuruz. Ferdin davranışında kelimenin fonksi­yonu, aynı derecede gerçek olan diğer ob­jelerin fonk­siyonlarına benzer.
İnsan hayatında dilin hem kendi nokta-i nazarından hem de toplumun ortak değerlerini paylaşma bakımından önemi bü­yüktür. Bu açıdan bakıldığında ortak bir dil, toplumu meydana ge­tiren bi­reyleri değerler, duygular ve ülküler bakımından azamî müşterekler etrafında toplayarak ortak bir dayanışma tesis eder. Ortak bir dil, insanların birbirlerini anlamalarına ve tanımalarına, ne düşündük­lerini karşısındakine kolayca anlatmalarına imkân ve­rir. Bireyler arasında ortak düşünceler ve ortak davranışlar kurul­masını sağlar. Ortak düşünceler ve davranışlar ise toplumun dirlik ve düzenliliği­nin kaynağıdır. Bireyin kendi yönünden ise, kendini tanıma­sını, kendisi ile uyumlu ve barışık, bunun sonucu olarak da mutlu olma­sını temin eder. Dil, toplumu bir arada tutan bir takım ortak değerlere bakış açılarını tayin bakı­mından önemlidir. Ancak, ortak dil, herke­sin her konuda aynı düşünmesinin sebebi ve kaynağı değildir.
Kısaca, dil ile davranışlar arasında bir ilişki vardır. Çocuk, hangi toplum içine doğmuşsa o toplumun kültürünü ve dilini öğre­nir. Hâliyle toplumun nesnelere ve olaylara karşı gösterdiği tepki­leri ve davranışları da dil ile benimser.
Çeşitli münasebetlerle de temas edildiği gibi çocuğun yaşın­dan kaynaklanan "ben" merkezli (eksantrik) ve çevresinden kay­naklanan konuşma dilinden sosyalleşmiş (kültürel) dil seviyesine ulaşması  dil eğitiminin esas amaçlarından biridir. Bu bakımdan dil, taşıdığı kültür unsurlarıyla birlikte öğretil­melidir. Tercümede de buna özen gösterilmelidir.





[1] Bu gibi kimseler, kaba oldukları için değil, argo dili kullandıkları için kaba olurlar. Başka bir söyleyişle cebinde ne varsa onu harcar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar