3
İnsanlar
niçin farklı diller konuşur?
Allah, Hz. Âdemi yarattıktan sonra meleklerden, ona secde etmelerini
istedi. Sonra da orada bulunan varlıkların adlarını sordu. Melekler “Biz, sizin bize öğrettiğinizden fazlasını
bilemeyiz.” diyerek bu şeylerin adlarını bilmediklerini söyledi. Bunun
üzerine Allah, Hz. Âdem’e oradaki şeylerin adlarını öğretti. Böylece İslâm
inancına göre dil ve bilgi ortaya çıktı. Allah, insanların ilk öğretmenidir.
Bunun için öğretmenlik tanrı mesleği olarak ifade edilir.
Şu soru sorulabilir: Öyle ise insanlar, niçin ayrı ayrı dil konuşmaktadır?
Dil
farklılıkları, değişik sebeplerle oluşmuştur. Bunlardan önemli olanlardan
bazılarını üzerinde durabiliriz.
İnsanlar çoğaldıkça farklı coğrafyalara dağıldı. Farklı coğrafî bölgelere
yerleşen insanlar doğadan farklı izlenimler elde etti. Örneğin çölde, ormanlık
yerlerde, deniz kenarında yaşayanların vs. doğa algıları farklı farklı oluştu. Her topluluk kendisine göre yaşama biçimi
belirledi. Elde ettikleri tecrübeleri, nesneleri veya olayları tanımlamak için kendilerine
göre seslendirdikleri “telâffuz
ettikleri” ortak adlar (sözcükler ve
kavramlar) uydurdu.[1]
Kulak
yapısı herkeste aynı olduğu, örneğin horozun sesini, iki farklı dili konuşan herkes aynı
şekilde işittiği hâlde bu seslerin farklı algılanmasından dolayı farklı
söylenmesi ve yazılması sonucu ortaya çıktı. Bu farklılıklar; cümle yapısına,
çeşitli tamlamalara, eklere, yansıdığından farklı toplumlarda farklı sentaks ve
semantik oluşumlar gelişti.[2]
Farklı
kültür, yaşayış ve düşünüş biçimi
oluşturan her toplum bu farklılıkları ifade etmek üzere kendilerine özgü ses
yapısı, söz dizimi ve anlam birimi oluşturmuştur. Bu nedenle dil adı, toplum
adı ile adlandırılmıştır.[3]
Anadilde değişmeler
İnsanların
yaşayış biçimi ve düşünceleri, o insanların kültürünü oluşturur. Bu nedenle
kültürler arasındaki farklılık, farklı dillerin doğmasına sebep olmuştur. Hatta
aynı coğrafi bölgede yaşayan ve aynı kök dilden konuşan insanların dahi gerek
ağız, şive –söyleyiş biçimi,- gerekse
eşyalara veya durumlara verdikleri adlar, bu adların anlamlarının farklı olması
da mahallî yaşayış ve düşünüş biçiminin –özel
kültürün- soncudur.
İnsanların
doğaya karşı tepkisi doğadan edindiği ses birikimlerine gösterdiği farklı tepki
ile de ilgilidir. Bu tepki, toplumsal ilişkilere, yaşayış biçimindeki
gelişmelere, ilim alanındaki ilerlemelere bağlı olarak da zaman içinde de
değişir.
İnsanın
psikolojisi ve içinde bulunduğu duruma göre aynı şeylere karşı gösterdiği
farklı tepkileri farklı şekillerde dile getirir.
Üzüntülü
ve sıkıntılı zamanlarda ise bu ses rahatsız edici olabilir. Huzur duyulduğunda
“Oh! Ne güzel!” denildiği hâlde,
sıkıntılı zamanlarda “Ah! Çok sıktı!”
denilmemesi için bir sebep yoktur.
Ad olan
sözcüklerin sentaksında (yapısında) ve anlamında zaman içinde yavaş da olsa
değişmeler görülür. Bazı yeni durumlara, ilk defa karşılaşılan nesnelere vs.
bir takım adlar (isimler) uydurulur. Bazı
durumlarda kök olan adlara çeşitli ekler getirilerek yeni adlar ve anlamlar
oluşturulur. Bazen de eşyanın özelliğinden hareketle yeni sözcükler yaratılır. Bazı
durumlarda teknoloji ve bilimsel bulgulara, tıpta, hukukta, eğitimde vs.
karşılığı bulunamayan sözcükler başka dillerden alınarak dilde zenginleşme sağlanabilir.
Bu açıdan
bakıldığında yeryüzünde saf bir dilden söz etmek mümkün değildir.
Bazen
sözcüklere yan ve mecazî anlamlar da yüklenir. Ancak dilde ses ve gramer yapısı
değişmez. Ses ve gramere ilişkin kurallar
çok katıdır ve bir ana dilde mevcut olandan başka bir türlü ses ve gramer
yapısı düşünülemez. Buna karşılık sözcükler ve sözcüklere yüklenmiş anlamlar
değişebilir.
Olmayan yani
yeni bir dil ortaya koymak için o dile ilişkin yeni sesler, adlar, gramer
yapısı oluşturmak ve bunu herkese kabul ettirmek yani umumîleştirerek
meşrulaştırmak gerekir. Böyle bir teşebbüs için insanların, yaratılışın en
başına dönmesi gerekir.
Kısaca dil,
adların, bunların anlamlarının (semantik) ve cümle yapılarının (sentaks) umumîleşmesi, toplum tarafından kabul görmesi ve kullanılması
gerçekleşir.
[2] Gerek dilin cümle yapısının (söz diziminin, sentaks) ve
gerekse adların anlam yapısının (semantik) umumileşmesi yani toplum tarafından
âdeta yazılı olmayan bir sözleşme ile ortaklaşa kabulü ile dil oluşur. Bkz. Ad
konusu.
[3] Topluluklara veya daha geniş anlamda milletlere ad,
genel olarak komşuları tarafından verilmiştir. Devletlerin adları da
milletlerin adı ile söylenir. Buna göre kurdukları devletler de her durumda
Türk devletidir. Fakat Türk devletleri kurucu boy veya aile adı ile söylense de
bizim Osmanlı dediğimiz devlete Avrupa her dönemde Türk devleti, konuştuğu dile
Türkçe demiştir. Ancak bu devlete kendileri ise hanedan adıyla “Devlet-i Âli
Osmanî” demiştir.
Yorumlar
Yorum Gönder